Sayfalar

3 Eyl 2010

The American 10 Eylül’de sinemalarda

Oscarlı oyuncu George Cloonet, ilk filmi ‘’Control’’ ile haklı bir saygınlık kazanmış yönetmen Anton Corbijn’in ikinci filminde başrolde karşımıza çıkıyor.  

Kiralık katiller arasında Jack (G. Clooney) yıllar içinde usta mertebesine yükselmiş, acımasızlığıyla tanınan biridir. İsveç’deki işi beklediğinden farklı bir şekilde sonuçlanır. Sıradaki işi onun son işi olacaktır. Her görevden sonra yaptığı gibi küçük bir İtalyan kasabasında kendine yarattığı vaha'da inzivaya çekilir. Bu kasabada ölüm'den bir süreliğine de olsa uzaklaşmaktadır. Kasabanın rahibi Peder Benedetto’yla (İtalyan sinema ve tiyatrosunun usta aktörü Paolo Bonacelli) bir dostluk kurar. Aynı sırada, kasabada tanıştığı Clara (Violante Placido) isimli genç kadınla da yakınlaşır. Yeni görevini ona Belçikalı bir kadın (Thekla Reuten) bildirecektir. Jack, Clara’yla başlayan ilişkisi yüzünden konsantrasyonunu kaybetmektedir ve bir tetikçi için en tehlikeli şey açık vermektir.

23 Haz 2010

Flight of the Conchords şu ana dek izlediğiniz en absürd şey olabilir :)


New York'ta iki Yeni Zelandalı'dan ibaret bir folk müzik grubu. Amaçları bu şehirde kendilerine bir hayran kitlesi yaratmak, müzikleri tanıtmak. Ve gerçekten çok çaresizler çünkü Çin mahallesinde hallice bir dolap büyüklüğünde bir dairede yaşıyorlar ve çoğu zaman beş dolardan fazla paraları yok. Şu ana kadarki en iyi konser bağlantıları akvaryumda bir öğle dinlentisi. Ve o da iptal ediliyor. Jemaine Clement ve Bret McKenzie 2002 yılından bu yana Flight of the Conchords isimli gruplarıyla konser veriyor, komedi/folk tarzı müzikleriyle ilginç bir sahne gösterisi gerçekleştiriyorlar. Haziran 2007 itibarıyla ise HBQ'nun Cuma komedi kuşağındalar. Yani kendi gerçek hayatlarını oynadıkları bir komedi dizisinin kahramanları artık onlar. Flight of the Conchords - The Complete Fırts Season'a amazon.com adresinden ulaşabilirsiniz. Ulaşın ve bu gerçekten garip, içine dalması başta zor gelen komediye giriş yapın. Bir süre sonrası bağımlısı olacaksınız...

U2

Belki her hafta sonu İrlanda’ya uçup kapılarının önünde beklemiyorum ama U2 hayranlığımı, onların tüm albümlerini ezbere bildiğim tek grup olmasından anlayabilirsiniz. The Unforgettable Fire albümündeki ‘’ A Sort of Homecoming’’ adlı şarkıları o kadar göz alıcı ve güzel ki. Bu şarkıyıtersten bile ezbere söyleyebilirim.
Dinlediğim ilk U2 albümü Achtung Baby idi. 1991 yılıydı ve ben 11 yaşındaydım.Daha önceki albümlerini bilmiyordum bile. O albümlerinin izini sürmeye başladım. Altı ayda bir yeni U2 albümü aliyordum. Onlar yeni bir müziğe öncülük ediyorlardı. O tahrik edci baslar, alttan gelen davul ritimleri, havada uçuşan, cennetten gelen efekt yüklü gitarlar daha önce dinlediğim hiçbir müzikte gelmiş geçmiş tek iyi hit grubu, kesinlikle en iyisi.
U2’nun en sevdiğim yanı, ‘grup’ olayının yaptıkları tüm albüm ve şarkılardan daha önemli olması. Grup üyelerinin birbirlerinin hayatında arkadaş olarak önemli bir role sahip olamaları hoşuma gidiyor. U2’da hiçbir grup üyesinin yeri doldurulamaz. Örneğin Larrr Mullen Jr. bir hafta dalmaya gitmek isterse, grubun geri kalanı onsuz bir şey yapamaz. Coldplay gibi, U2’nun da albümde yer alanbütün şarkıları grup tarafından yazılıyor. 20 yıldır hiçbir üyesi değişmeden ya da büyük bir ayrılık yaşamadan ortalıkta olan tek grup onlar.
Dünyanın en büyük grubunun müziklerinde bu kadar dürüst ve tutkulu olması aslında şaşırtıcı. Toplum o kdar kötü durumda ki, şöhret gereksiz bir zaman kaybı ve şöhret kültürü tek kelimeyle mide bulandırıcı. Etrafta bu kültürün aleyhinde konuşacakkadar ccesur olan ve ününü iyi bir amaç için kullanan çok az insan var. Ben ne zaman bunu yapmaya çalışsam kendii aptal gibi hissediyorum çünkü Bono’ya bakıyorum ve gerçekten şöhretiyle bu anlamda bir şeyler başardığını görüyorum. Herkes George Bush’a küfrederken Bono, Bush’un sırtını sıvazlayıp Afrika için ondan bir milyar dolar koparabiliyor. İnsanlar iyilik yapmaya çalışanlara şüpheci yaklaşıyorlar ama Bono, ‘’Kimsenin ne düşündüğü umrumda değil, ben düşündüklerimi söylemeye devam edeceğim,’’ diyor. Greenpeace’le başardıkları, Sraybosna’da yaptıkları, Sellafield Nükleer Santrali’ni kapatmak için verdiği konseri düşününce başardıkları inanılmaz geliyor. Ve hala dünyadaki haksızlıklara meydan okumaya devam ediyor. Ticarette adil rekabetle ilgili bir şeyler söyleme sırası Coldplay’e geldiğinde kendimize onun yaptıklarını örnek aldık ve kimsenin ne düşüneceğini umursamadık. U2’dan öğrendiğimiz şey bu oldu: Ne olursa olsun, kendin olmak için yeterince cesur olmalısın.

BİRAZ İSTANBUL MODERN

SERGİ
İstanbul Modern Fotoğraf Galerisi Murat Germen'in Yol isimli sergisinde, sergi alanında yer alan ''Yol Başlangıçtır'', Yol Tekrardır'', ''Yol Süreçtir'', Yol Ümittir'', gibi yazılar aracılığıyla izleyiciyi belki her an yaşadığı yola çııkma eylemine başka açıdan bakmaya çağırıyor.
Tarih: 26 Mayıs - 19 Eylül



SİNEMA
Mannheim-Beyoğlu: 1.Kısa Film Festivali
Yoğun istek üzerine İstanbul Modern Sinema, Mannheim ve Beyoğlu'nu temsil eden kısa filmlerden bir seçki sunuyor. Bu iki kültür arasındaki hatta kah bireysel, kah siyasi, hızlı ve gütültülü, karanlık ve pis, nefes kesici güzellikte, animasyonla, kurmaca veya fotoğrafla yapılmış hikayeler.. 
Tarih: 23 Haziran, Çarşamba
Saat : 14.00 ve 16.00
Film gösterimleri müze ziyaretçilerine ücretsizdir.


 SİNEMA
GİZLİ: FRANCO İSPANYASI'NDAN KAÇAK FİLMLER
İstanbul Modern Sinema, İspanyol sinemasının çok özel bir bölümüne uzanıyor. Franco döneminde bir grup yönetmen faşist rejime karşı Katalonya'da el altından ürettikleri 11 filmden oluşan program, ilk kez Türk izlicisiyle buluşuyor.
Tarih: 23 Haziran, Çarşamba
Film gösterimleri müze ziyaretçilerine ücretsizdir.

22 Haz 2010

Reklam Ödülü aŞkına


Reklam Ödülleri uğruna mükkemmel fikirler öne çıkıp bir çok zekayı arkada bırakan dahilerimiz var.
Fakat aklima ilk gelen,  Gazete manşetlerini bu görüntülerle süsleyen bir dolu haber.. Aklınız, zekanız dahilere yetmediği gibi bu haberlere de yetmiyor. ''Nasıl da oluyor bir insan bir insani böyle canice katledebiliyor'' diyorsunuz. En olabilecek psikolojik adlandırmalarla örtbas etmeye çalışıyor, Adalet yerini bulacak diyorsunuz. Ancak Adelet bile bunları cezanlaramadan bazı tedavi uygulanacak hastanelere yönelendiriyorlar.



Mark Rothko & The Color of Money

When mark rothko committed suicide in 1970, he left behind hundreds of unsold paintings. Partly, he didn’t want to flood the market, but he also found it hard to part with them. He considered his artworks to be his children, and he didn’t like to send them off to live with just anybody. In the early ’60s, when Jean Kennedy Smith, a sister of President Kennedy, asked to take one or two paintings home “on approval,” he refused: “It is not a matter of my pictures fitting in with something else,” he said with a huff. One collector who did pass muster was David Rockefeller. In 1960, he bought, for less than $10,000, White Center, a painting of shimmery white and yellow bands on a luscious pink field. It hung in his office until 2007, when he sold it at Sotheby’s for $72.8 million—still the auction record for a contemporary American painting. We can only guess how Rothko would feel about that distinction in today’s bloated art market, but it would probably drive him up the wall.
Rothko was the last in a line of angst-ridden, soul-searching artists who had a love-hate relationship with success. For him, selling art was secondary to making it—in sharp contrast to the 21st-century art world, where dealers scramble to sign up the next hot young painter fresh out of grad school and where money is the only marker of success. Rothko couldn’t have handled that kind of career; even as a mature artist, he wrestled anew with every raw canvas. In the late 1950s, he began agonizing over his biggest commission to date: a series of murals for the new Four Seasons restaurant in Manhattan. His struggle to make those paintings forms the backdrop for Red, a 90-minute whirlwind of a play by John Logan that opens on Broadway this week. As played by Alfred Molina, the volcanic artist comes off as darkly comic, cranky, arrogant, angry, self-doubting, brilliant, and monstrous, his rainbow of emotions splattering across the stage. With Mozart on his studio hi-fi, Rothko duels with his psyche over what the commission means. The project fulfills his desire to create an entire environment that will surround viewers with a suite of brooding paintings. Yet he fears the pictures could become mere décor at a fancy feeding trough for the ultra-rich. How could a Russian-born, left-wing artist—who, for the sake of his work, had spent most of his career in poverty—reconcile such a pact with the devil? At one point, he explodes (this is an actual Rothko quote): “I hope to ruin the appetite of every sonofabitch who eats there!”
Rothko waged many internal battles,
especially out of his fears over the approach of the next generation of artists. Pop art’s clever appropriation of cultural icons—Jasper Johns’s American flags, Andy Warhol’s Brillo boxes—reflected the zeitgeist with deadpan irony. But Rothko’s wasn’t art of the moment: he believed what he was creating was timeless, meant to exist as a solemn communion between a painting and a viewer. It was hot, where pop was cool. “I am here to stop your heart,” he insists in Red.
After Rothko took his wife to dinner at the just-opened Four Seasons, he couldn’t stomach the thought of his paintings hanging in that glamorous setting and canceled the commission. Later in the ’60s, he finally did get the chance to create two suites of murals: one set for Harvard and 14 paintings for the Rothko Chapel in Houston. He gave eight of the panels he’d done for the Four Seasons to the Tate Gallery in England. The paintings arrived in London on the same bleak February day in 1970 that he cut open his arms in his New York studio and died at the age of 66.
In the years after Rothko’s death, pop’s once radical agenda began to reflect contemporary values in more ominous ways. Warhol’s artistry gave way to the enterprise of being Warhol, which blurred the lines between art, celebrity, branding, and commerce. Jeff Koons, Damien Hirst, and Takashi Murakami are among Warhol’s direct descendants: for them, creating the shock of the new isn’t getting easier—just think of Hirst’s pointlessly outrageous diamond-studded skull.
It may be a bit romantic to think of Rothko as the heroic lion raging against a changing world: on a good day, he liked money and fame, too. But whether or not you love Rothko’s paintings, it’s impossible to doubt the sincerity of his struggle to make them, to express the world as he saw it. Those luminous pictures have an authenticity, a lack of cynicism, that seems to belong to a distant time. How often do you encounter a new work of art that stops your heart, instead of your checkbook?

ARASPOT
Rothko wasa soul-searching artist with a love-hate relationship with success.

21 Haz 2010

Google

İNGİLTERE'YE DE ÖDEMİYOR
Google'a ait Youtube Türkiye'de hala kapalı, şirketlerin bazı hizmetlerine ulaşım zor. Sansür uygulamakla eleştiren Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Google'ın önce Türkiye'de kazandığı reklam gelirleri üzerinden Maliye'ye 18,6 milyon ABD Doları vergi ödemesi gerektiğini söylüyor. Benzer bir tartışma geçen Aralık ayında İngiltere'de yaşandı. Google'ın, ABD dışında en fazla reklam geliri (2009'da yaklaşık 2,4 milyon dolar, yani Google'ın toplam gelirinin yüzde 14'ü) elde ettiği ülke konumundaki İngiltere'ye 670 milyon civarında vergi ödemesi gerektiği iddia ediliyordu. Londra ve Menchester ofislerinde 800 personel çalıştıran ve sadece yönetim giderleri üzerinden vergi ödeyen Google yetkilileri, duruma itiraz etti. Şirketin bütün Avrupa gelirlerinin, tıpkı birçok başka çokulusu şirketin yaptığı gibi daha düşük vergi oranlarına sahip İrlanda'ya kayıtlı havuzda toplandığını ve vergiyi orada ödediklerini söylüyordu. (Merkezi ABD Deaware'de olan Google orada da gelir vergisi ödüyor.) Şirket yetkililerine göre, ''Google ARGE'ye, data merkezlerine ve diğer altyapı işlerine küresel bazda yatırım yapıyordu ve İngiltere'deki reklam gelirinin sadece İngiltere'den kaynaklandığını düşünmek yanlış olurdu.'' 
Bu tartışma İngiltere'de sonuçsuz kaldı. Bu arada, çare ararken kimse erişimi engellemeyi de düşünmedi.

DenGe

11 Haz 2010

Ben X

Ben X, Nic Balthazar'ın yönettiği ve başrollerinde Greg Timmermans, Laura Verlinden ve Marijke Pinoy'un oynadığı 2007 Belçika yapımı drama türünde film.

Ben kimseye benzemez ve otistiktir. Kendine has bir dünyası, o dünyayı kaplayan ArchLord adlı bir internet oyunu ve o oyunda saygı duyulan çok güçlü bir karakteri vardır. Oyunda edindiği tecrübeleri gerçek hayata aktarma hayali kurar fakat gerçek dünyada okul cehennem gibidir. Bu durumdan kurtulmak için bir plân yapar, ama oyunda tanıştığı Scarlite adlı kızla gerçek hayatta da karşılaşmayı plânlamamıştır.

9 Nis 2010

AlaÇat Kırevi Alaçatı

Okul arkasaşlarının yol arkadaşlığına dönüştürdüğü hikayenin oyuncuları Ayşe Nur ve Destina... 30 'lu yaşlarında kendileri, sadece kendileri için bir şeyler yapma isteği ile hayallerine tutunarak yola çıkmışlar... Alaçatı'da bir dönüm bahçe içindeki bağ evinde eski eşyalara hayat verdikleri ve ahşap boyama yaptıkları bir atölye kurmuşlar. Bahçesinde ise kümesten yumurtalar, ağaçarından toplayıp kırdıkları zeytinler, güneşte kıvamlanmış mevye reçelleri ile kahvaltı veriyorlar. 'Ev yapımı lezzetlerin yanı sırabir de konaklamanız olsa' diyen misafirlerinin isteği ile yollarına sabırla devam etmiş ve Alaçat Kırevi'ne varmışlar. Yani yeni dostlarıyla buluşmaya... Yani her şeyin ev yapımı olduğu lezzetli yemeklere...


6 Nis 2010

Una Giornata Paticolare(Özel Bir Gün)


Özel Bir Gün, (Una Giornata Particolare) yönetmenliğini Ettore Scola' nın yaptığı 1977 tarihli bir İtalya filmidir. Başrolde Sophia Loren ve Marcello Mastroianni 'nin yer aldığı film, Hitler'in Roma'da Mussolini' yi ziyerete geldiği gün herkesin aksine kutlamalara gitmeyip evde kalan bir ev kadını ile komşusu arasında geçenleri anlatmaktadır.
Film İkinci Dünya Savaşı sırasında faşist yönetimda ki İtalya’da geçen bir radyo programcısının hikayesini anlatıyor. Sırf eşcinsel oldugu gerekçesiyle işten atılan Mastrioanni’ nin canlandırdıgı karakter, o tarihlerde medyanın ne derece iktidar yanlısı tutumlarla hareket edebildigini gösteriyor. Birçok ailenin bir arada yaşadıgı bir sitede geçen film, herkesin bir resmi törene katıldıgı ve kimselerin ortada görünmedigi bir günü anlatıyor. Filmin en önemli özelliklerin biri olan bir baskı rejimini anlatmasına ragmen hiçbir savaş aygıtının gösterilmemesi ve aralarında bir cinsellik olmadan iki karşı ne kadar yakınlaşabileceginin anlatılması.


Ödüller:
Film En İyi Yabancı Dilde Film Altın Küre Ödülünü kazandı.
En İyi Yabancı Film ve En İyi Erkek Oyuncu (Marcello Mastroianni) dalında Oscar'a aday oldu.
İtalya'da En iyi aktris, En iyi müzik ve En iyi senaryo olmak üzere üç dalda birden Nastro d'Argento ödülünü kazandı.
Yine İtalya'da En iyi aktrist ve En iyi yönetmen dalında David di Donatello ödülünü aldı.
Fransa'da En iyi yabancı film dalında César Ödülü' nü kazandı.

4 Nis 2010

'Dr.Don Kaos'


DR. Parnasus, uzun zamandır vizyonda karşınıza çıkan en tuhaf film. Hem olumlu, hem de olumsuz anlamda. Terr Gilliam'ın şapkasından çıkardığı(şimdilik) son filmi izlemek, ara vermeksizin bir lunaparktaki aletlerin hepsine birden sırayla binip, üzerine bir de aynı turu tekrarlamaya benziyor. Eğlence, baş dönmesi ve geçici mide rahatsızlığı. Binbir şahane 'numara'yıbarındırmakla birlikte, içine girmesi zor bir film.
Dr. Parnassus'un (Chirtopher Plummer) çeşitli derleri var. Yüzyıllar önce Bay Nick'le (Tom Waits), yaygınadıyla Şeytan'la bir anlaşma yaparak ölümsüzlüğü elde etmiş biri olarak, sonsuzluk mahkumiyetinden artık pek haz etmiyor. Yeniyetme kızı Valentina (Lily Cole), sokakta bulup bizzat yetiştirdiği bir delikanlı (Andrew Garfield) ve bir cüceyle (Verne Troyer) birlikte sahne aldığı 'gezici kabare'nin işleriyse kesat. Halbuki bulunmaz bir gösteri sunmaktalar.
Bir aynanın içinden geçen müşteri, Dr.Parnassus sayesinde, kendi hayal dünyasında gezinme fırsatı buluyor. Bilinçli halde rüya görür gibi.


Hayal dünyası sahneleri, Gillam'ın '68 kuşağı damarının en çok ortaya çıktığı bölümler.
Buradaki estetik anlayış, hippi kuşağının 'sanrı gördüren' uyuşturucuların kafasına yakıştırdığı görsel sanat tarzıyla yakın bir ahbaplık içinde. Filmdeki bilgisayar marifeti görüntülerin dokusu da, günümüzden çok yakın geçmişi hatırlatıyor. Dr. Parnassus'un geçmişi akla getiren kederli tarafıysa, çekimler bitmeden hayatını kaybeden Heath Ledger'ın varlığı. Ledger, Doktor ve ekibiyle tesadüfen kesişip onlara katılan ve Valentina'nın gönlünü çalan üçkağıtçı Tony rolünde. Gilliam senaryoda değişiklere giderek, onun rolünü üç ayrı aktöre, Jude Law, Johnny Depp ve Colin Farrell'a tamamlatmış. (Nasılsa hayal alemi...)


Ledger'in kaybedilmesi, Kaptan Kaos' lakaplı Gilliam'ın başına gelen ilk prodüksiyon felaketi değil. Avrupa'da her daim daha rahat eden, Hollywood'da yeteneği teslim edilmekle birlikte yapımcıların gözünde hiçbir zaman 'güvenli seçenek' olmayan Gilliam, 2000'ler boyunca en çok Don Kişot uyarlamasını bir türlü tamamlayamayışıyla konuşuldu. Yıllarca Don Kişot'u oynayacak mükemmek oyuncuyu aramış, nihayet Jean Rochefort'da karar kılmıştı. Ki gerçekten de kusursuz bir seçimdi. Rochefort rahatsızlığı yüzünden filmi yarıda bırakmak zorunda kalınca, Don Kişot'un nasıl da çekilemediği, Lost in La Mancha isimli harika bir belgesele dönüştü. Gilliam şimdilerde, filmi tamamlamak gibi yeni bir çılgınlığın peşinde.


Rochefort'un yerine Robert Duvall'ın oynaması, en önemli rollerden birindeki Johnny Depp'in ise projeden çekilmesi , ihtimal dahilinde. Don Kişot'un şimdilik yarım kalmış olmasının en acıklı tarafı, Hollywood dışında da Hollywood koşullarında film çekilebileceğini kanıtlamak isteyen Gilliam'ın, Avrupa'da 30 milyon dolar civarında bir bütçeyi toparlamayı becermiş olması.Haliyle Don Kişot'un başarısı, Gilliam'ın sisteme karşı en büyük zaferi olacaktı. Gerçi 70 yaşında hala teslim olmamış olması da, başlı başına zafer. Dr. Parnassus'da da açıkça göreceğiniz üzere, Gilliam hala 'olmayacak işler'in peşinde zevkle koşturuyor.
Ortaya bazen Brazil, 12 Maymun ya da Vegas'ta korku ve Nefret gibi kusursuz filmler, bazen de Dr. Parnassus gibi kaos örnekleri çıkarıyor. Kesin olan bir şey varsa, o da Kaptan Kaos'un filmlerini takip etmekle Dr. Parnassus'un gösterilerine kombine bilet almak arasında pek bir fark olmadığı.